Haftalardır aklımda olan ancak bir türlü yazıya dökemediğim bir düşünce var. Ben diyorum ki blogger etiği diye bir şey olmalı. Herkesin kendine blogger diyebildiği bir dönemde, böyle bir şey henüz yeni başlarken bence bazı etik kurallar getirilmeli. Bu yine blog tutan insanlar tarafından yapılmalı.

Kendilerine blogger diyen insanlar bunu tam olarak kendilerine yakıştırabiliyor mu bilmiyorum. Zira ben yakıştırmıyorum. Belki çok takipçim yok, yazılarım da paylaşılmıyor bilmiyorum ama belki de çok okunuyorumdur. Bunu bilemem. Veriler doğruyu gösteremeyebilir. Benim takıldığım nokta şurası: Biz neden blog tutuyoruz? Elbette bize faydası olsun diye. Tabi ki diğer insanlara da. İşin içine ticaret girdiği zaman o duygunun kaybolduğuna inanıyorum. Yanılmıyorsam 2 yıldır blog tutuyorum ve 2 yıldır tek bir gelirim olmadı bu işten. Burak Bayburtlu’nun dediği gibi “Allah kimseyi 2 kadeh şaraba, 2 dilim de pizzaya muhtaç etmesin!”. Bu çok anlamlı ve çok güzel bir sözdü. Burak Bayburtlu ile İsmail Hakkı Polat beyefendiler okulumuza söyleşiye geldiklerinde bu konu üzerine soru sormuştum onlara.

Bir şeyler yazayım da insanlar okusun, sonra da daha çok tıklansın para kazanayım hesabı yapmak benim ahlak anlayışıma uymuyor. Ben bir şeyi yazarım, beğenen beğenir ama onu yazarken de içimden geldiği için yazarım. Blogumu kendim zevk aldığım için tutuyorum. Bu nedenledir ki her ay yazı sayım değişiyor. Olaya bir de şu açıdan bakmak istiyorum ben. Blogger etkinlikleri!

Blogger etkinliklerini son derece samimiyetsiz buluyorum. Markaların ve  firmaların bu etkinlikleri kullanarak bloggerları bir reklam aracı olarak kullanmasını hazmedemiyorum. Örnek vermek gerekirse (tamamen aklıma gelen ilk kelimeyi yazıyorum), gezi blogu tutan birisinin, “ay bugün şu pizzacıda pizza yaptık, çok güzeldi çok eğlenceliydi” demesi ya da teknoloji blogu tutan birisinin “bugün şu cafe bizi ağırladı, çok güzeldi, şaraplar da mükemmeldi.” demesi bana göre çok yanlış ve etik olan bir durum değil. Çünkü ben seni takip ediyorsam, senin oraya yazdığın gezi bilgilerini ya da fotoğraflarını görmek isterim. Bunun için seni takip ediyorum. Ben senin iphone 4 hakkındaki görüşlerini istiyorum, şarap tadımlarını değil. Belki çok iyi bir şarap tadıcısı da olabilirsin ama benim seni takip etme amacım bu değil. Ancak bir de şu var. Mesela Gabriela. Çok güzel bir yemek blogu var ve otellere  gidip yemek yapıyor aşçılarla. Bu elbette ki normal bir durum. Çünkü kendi alanıyla ilgili bir çalışma.

Bu yazıyı okuyanlar, “Kedi ulaşamadığı ciğere mundar dermiş.” diye düşünebilirler. Onlara da saygı duyarım. Geçen günlerde de Friendfeed‘te bir tartışma söz konusuydu. Neden hep aynı bloggerlar etkinliklere çağrılıyor diye. Burada bir kısır döngü mü var, bence evet. Al gülüm ver gülüm mü var, bence yine evet. Bu etkinliklere elbette davetler olacaktır, bunlara bir itirazım yok. Ancak etkinliğe gidenler markanın elçisi olarak görev yapınca insan ister istemez mide bulantısıyla baş başa kalıyor.

Şu anda Türkiye’nin en büyük dijital ajanslarından birinde görev yapan ve birçok büyük markanın hesaplarını kontrol eden bir isim bana şunu söylemişti: “Ben bizzat yönettiğim marka hesabını bile göz önüne sermiyorum, en ufak bir yorumunu beğenmiyorum.” Bu adam bu işten “direkt” olarak para kazanan birisi olmasına rağmen böyle bir stratejiyi yanlış buluyor. Markalar blogger etkinliklerini bu kısır döngüde devam ettirdiği ve katılanlar da markanın elçisi olmaya devam ettiği takdirde, artık takipçiler de bıkacak ve ajanslar başka seçenekler bulma arayışına girecekler bana göre. Dün bir markaya sosyal medyada verip veriştiren, daha sonra onun etkinliğine katılıp “aman da aman bu adamlar aslında çok şirin” demek ne kadar samimiyet ve içtenlik dolu bilemiyorum.