Bu akşam bir restoranın önünden geçtim. Daha önce çok vakit geçirdiğim bir lokasyonda, ara sıra gittiğimiz, yemeklerini pek tercih etmediğim için pek bir alternatifimin olmadığı ancak beraber vakit geçirdiğimde mutlu olduklarımın sevdiği bir yerdi. Kapanmış. Bambaşka bir şey yapacakken oturup bu yazıyı yazma gerekliliğini hissettim çünkü zamana karşı gelemeyeceğimi, onu kaçırdığımda yakalamamın imkansız olduğunu yeniden hatırladım.

Zaman, sanıyorum ki insanoğlunun hiçbir zaman önüne geçemeyeceği bir kavram. Eskiden insanlar mücadele edemeyecekleri şeyleri tanrılaştırırlarmış. Ateş, güneş, yağmur… Bir an zamanın da bir tanrı olduğunu düşündüm. Her şey onun kontrolünde olmasa da onun varlığıyla gerçekleşiyor. Kafa yorucu, düşündükçe içine düşeceğin garip bir kavram. Örneğin bu hafta sonu biriken tüm özel ve iş odaklı yapılacaklar listelerimi temizlemek, yeni haftaya mutlu bir başlangıç yapmak istemiştim 🙂 Kısmen yaptım. Yine fark ettim ki zaman çok, öyle çok hızlı geçiyor ki yetişmenin gerçekten bir yolu yordamı yok.

Her gün yeni biri olarak doğuyoruz ve bunun için bence çok şanslıyız. Her geçen gün de değişiyor, iyiden iyiye başka bir insana dönüşüyoruz. Bırakın birkaç yıl öncesini, birkaç gün öncesinden bile farklı olabiliyoruz. Dün sevdiğimizden bugün nefret edebiliyor, dün hayatımızda olanla bugün selamı sabahı kesebiliyoruz. Hatta dün aklımızdan çıkmayan bugün aklımıza dahi gelmiyor bazen. İnsan bir tek kendini unutmuyor ama kendini de yeteri kadar sevemiyor sanki. Geçtiğimiz hafta Twitter’da bir hanımefendi aşağıdaki tweeti yazmıştı.

Ben de bu tweetten yola çıkarak bugün Engin Geçtan – İnsan Olmak isimli kitabı satın aldım. Bu aralar okuduğum kitaplarda bir alışkanlık edindim, defalarca önsözlerini okuyorum. İlginç bir tecrübe oluyor. Yılmaz Güney’in bir kitabındaki önsöz defalarca okunmayı hakediyor mesela. Engin Geçtan’ın bu kitabındaki önsöz şu satırlarıyla ilgimi oldukça çekti:

“İnsan, varolduğu günden bu yana sürekli olarak, içinde yaşadığı dünyayı ve evreni tanımaya ve anlamaya çalışmış, ancak bu çabası içinde en az tanıyabildiği varlık yine kendisi olmuştur. En gelişmiş canlı olan insanın yine insan tarafından incelenmiş olması bunun başlıca nedeni olsa gerek. Üstelik konu insan davranışları olduğunda, yansız bir değerlendirme yapabilmek daha da güç.”

Bu sözlerden yola çıkarak insanın kendini sevme çabasının da beyhude olduğuna inanmaya başladım çünkü -en azından benim için- kendini sevme çabası bencillikle karıştırılıyor ve edindiğim tecrübelere göre de durum bundan çok ama çok daha fazlası 🙂

Mutlu olmak müthiş bir denge gerektiriyor. Ne bencil olarak ne de sadece karşınızdaki insanın mutluluğuna odaklanarak mutlu olamıyorsunuz. Son zamanlarda uyguladığım bir yöntemle bu dengeyi bir nebze yakaladım ve gerçekten de mutlu olduğumu hissettim fakat sonrasında bu testin sınırlarını aşıp testin mantığından farklı şeyler uygulamak istediğimde eskiye döndüğümü fark ettim. Hep daha iyiye ulaşma çabası insana zaman mı kaybettiriyor yoksa daha mutlu bir hayatın kapılarını mı aralıyor buna zaman karar verecek. Zaman izin verecek…

Konunun çıkış noktasına dönecek olursak, Nişantaşı’ndaki Sushico kapanmış, üzdü. Biraz daha derine gidince yazının konusu değişiyor fakat düşünüyorum da her şey değişiyor hayatta. Gittiğin yerler değişiyor, isim değiştiriyor, ruh değiştiriyor, şekil değiştiriyor. Sen değişiyorsun, bir zamanlar sevdiğin insanlar değişiyor, hem de çok değişiyor… Değişmeyen bir şey kalmıyor geriye zamanın hükümdarlığından başka…

“Değirmenler” dinlemek isteyenleri de şöyle alalım: