Hayatın en ciddi gerçeği sahip olduğumuz her şeyin bir ömrü olmasıdır. En başta da kendimizin. Doğduğumuz andan itibaren aslında öleceğimiz güne doğru geri saymaya başlarız. Tükeniriz yani. Bir ilişkiye başlarsın, biteceği güne geri sayarsın. Tatil başlar, biteceği günü bilirsin. Bilgisayar&telefon alırsın, bir gün kullanılmaz hale geleceğini bilirsin. Bir diziye başlarsın, son bölümünü beklersin. Her şeyin ve hepimizin bir ömrü var yani…

Ömrünü tüketen bir şeye bir daha aynı şartlarda sahip olamamak da hayatın en ciddi gerçeğinin yüzümüze vurulmasıdır. 

Ölüm, en basit anlamıyla “bir canlının hayatından sonsuza kadar çıkması durumu” demek. Ağır bir kelime, kabullenmesi zor bir olay. Öyle bir durum ki bunu yakından yaşadıktan sonra hayatınızda çok şey değişiyor. O andan sonraki en ufak bir kaybınızda bile gözleriniz dolabiliyor. Şarj aletini bile kaybetsen hüngür hüngür ağlayabiliyorsun. 

Şu tatilde bunu sık sık yaşadım. Tekrar tekrar yüzleştim. Öncesi-sonrası yaptım, değerlendirdim. Kabullenebildiğim tek gerçek birlikte yaşadığımız günlere bir daha dönemeyecek oluşumdu. Sonra fark ettim ki ölümle yaşam arasındaki en büyük fark “umut“.

Hep derim, hayat varsa umut da vardır ve yarının ne göstereceği hiç ama hiç belli olmaz. Bugün çok sevdiğin birine yarın “seni sevmiyorum” da diyebilirsin, bugün severek yaptığın bir işten yarın koşa koşa da ayrılabilirsin. Yeter ki ölüm olmasın, bir şeyleri yeniden hatta daha güzelini bile elde edebilirsin.

Bir bakmışsın bir gün, güneşi de takmışsın koluna…