Zülfü Livaneli’nin Huzursuzluk kitabı tek solukta okunabilecek lezzetli bir kitap. Livaneli’nin bununla birlikte 3 kitabını okumuş oldum. Hatırladığım kadarıyla diğer ikisi de böyle tek solukluydu. Livaneli bu akışkanlığı iyi başarıyor.

Kitapla ilgili “blogumda yazmalıyım” hissiyatı romanın konusunu anlayınca oluşmaya başladı bende. Kitabın bitişiyle de netleşti ve bitirir bitirmez daha hava alanındayken yazmak istedim. Kitapta öne çıkan konular; merhamet, acı, önyargı, işkence ve ruhsal dalgalanmalar olarak değerlendirilebilir ama bence bu konular arasından kitabın anlattığı en iyi şey “acı” idi. En son Leyla’nın Evi romanını okuduğum Livaneli -diğer kitaplarında nasıl yaptı bilmiyorum- 3 kişinin hikayesini birleştirme üzerinde durmaya devam etmiş. Bu bana göre romanımızda bir furya idi ve bitmişti, bitmeliydi de. Bir yerden sonra fazla zorlama olabiliyor çünkü. Her ne kadar Huzursuzluk’ta bu zorlamayı hissetmesem de karşıma çıkan diğer romanlarda bu böyleydi. Hatta yanlış hatırlamıyorsam Leyla’nın Evi’ni de bitirmemiştim sırf bu yüzden.

Roman Ezidiler’in tüm dünya halkları ve dinleri tarafından nasıl eziyet gördüklerini ve dışlandıklarını çarpıcı bir hikaye ile anlatıyor. Hem tüm dünyanın hem de coğrafyamızın büyük sorunu olan IŞİD’in Ezidiler’e gösterdiği tavrı kan dondurucu bir anlatımla öğrenmek oldukça etkileyiciydi. Elbette biliyorduk benzer şeylerin yapıldığını ama bir hikayenin içine girip orada öğrenmek daha etkileyici oldu diyebilirim. Birçok dinin ve inanışın buluşma noktası olan Mardin’de geçen bu hikayede Mardin’in bu özelliğinin daha fazla öne çıkarılmasını beklerdim açıkçası ama Livaneli belki de odağı çok kaydırmamak için bunu fazlaca dile getirmemiş. Yine de hem Mezopotamya hem de Mardin hakkında bahsettikleri oralara duyduğum özlemi kabarttı diyebilirim. En son çocukken gittiğim Mardin’e bu sefer aklı başında gitmek benim için de iyi olacak 🙂

Ezidiler hakkında daha fazla şey öğrenmemi sağlayan Huzursuzluk’u okuduktan sonra onlar hakkında daha çok araştırma yapmaya karar verdim ve yine bu kitapta onlarla ilgili yanlış bildiğim bir doğruyu öğrendiğim için çok mutluyum. Ne olduğunu söyleyip kitabı okumayan arkadaşların da şaşırmasını engellemeyeyim 🙂

Ve “harese” ne demek onu öğrendim…

Livaneli’nin tarzını beğeniyorum. Çok güzel gerçekler yakalıyor ve bunu da ustalıkla anlatıyor. Mutluluk okuduğum en güzel romanlardan biriydi örneğin. Livaneli’yi eleştirmem gereken bir nokta var ki hem Mutluluk’ta hem de Huzursuzluk’ta aynı şeyi yaşadığımı fark ettiğim için bunu söyleyebiliyorum. Livaneli romanı bitirmek için bence acele ediyor. Konuyu hızlıca neticelendirmek açıkçası her iki romanında da beni afallattı. Mutluluk’u bundan 10,5 yıl önce okumuştum. O zaman da kitabın sonuyla alakalı hayal kırıklığına uğradığımı hatırlıyorum. Şimdi de Huzursuzluk’ta benzer hayal kırıklığını yaşadım. Huzursuzluk’ta konu daha somut bitebilirdi diye düşünüyorum.

Kitapta dikkatimi çeken birkaç cümleyi de paylaşmak isterim:

  • Sevişirken iç içe geçen, solukları karışan, birbirine en yakın hale gelen insanların, sonradan bu kadar yabancılaşmasına, hatta can yakmaya çalışmasına hep hayret etmişimdir. Önce en büyük haz, sonra en büyük can yakma, ne tuhaf.
  • Bu dünyada hiçbir şey insanları “söz” kadar etkileyemez.
  • Her insanın içinde iyi ve kötü yan yana durur. Hangisini beslersen o galip gelir.
  • Bir yer var iyiliğin ve kötülüğün ötesinde. Seninle orada buluşacağız. (Mevlana)
  • Gözlerinde karanlık bir nefret okunuyordu, bana bile öyle bakıyordu. İnsan umudunun bir kısmını kaybederse üzgün görünür ama tamamen umutsuz kalınca, böyle olur.

Huzursuzluk’u okumadıysanız okumanızı tavsiye ederim elbette. Tek solukta okuyabileceğiniz bu kitabı güzel bir pazar günü sabahtan akşama kadar bitirebilirsiniz.”