İstanbul’da yaşamak kimileri için kaynar suya atılmış kurbağanın hikâyesine, kimileri için de ılık suya atılıp sonradan kaynatılan kurbağanın hikâyesine benziyor bana göre. Göçün çok kolay, yaşamanınsa bir hayli zor olduğu bu şehre Anadolu’dan gelip adapte olabilmek bir hayli zor. Çünkü bu şehrin apayrı dinamikleri var ve ne kadar ilginç, şehre gelenlerin büyük bir çoğunluğu da bu dinamikleri kısa sürede benimsiyor. 

İstanbul, kapitalizmin köpeği olmuş yöneticiler ve iş adamları için altın kemik niteliğinde. Her türlü güç testi üzerinde denenen bu zavallı şehir artık isyan noktasına gelmiş durumda. Şehir her ne kadar her yağmurda, her sıcak havada, her kar yağışında, her özel günde isyankârlığını gösterirse göstersin, halk daha da üzerine gidiyor ve daha da yıpratıyor. Şehirde kurulan “yarış” düzeni etik değerlerin kısa sürede yok olmasına yol açıyor ve insanları birbirinden nefret edebilecek hâle getiriyor. Gün içinde lütfen gözlemleyin. İnsanlar trafikte 1 araba bile geçebilmek için ne kadar acınası hallere giriyorlar. Metrobüste, metroda bir kişinin hakkını daha gasp etmek onlara mutluluk veriyor. Yolda yürürken bile kimsenin geride kalmaya niyeti yok. Herkes hızlıca bir yerlere yetişme çabası içerisinde çünkü şehir kanınıza bunu işliyor. 

İstanbul Trafiği

Şehir hayatının en çok piç ettiği kavramlardan birisi toplum kuralları. Maalesef ki bu kuralların var oluşunu bile birçok kişi hatırlamıyor artık. Buna benim söylememle inanmıyorsanız 1 hafta boyunca toplu taşımada, özellikle de metrobüste seyahat etmenizi isterim. Sabah ve akşam saatlerinde yüzleşeceğiniz görüntüler karşısında küçük dilinizi yutabilirsiniz. Abarttığımı da düşünebilirsiniz. Böyle düşünüyorsanız metrobüs orada. Deneyin.

Toplum kuralları yazılı maddelerden oluşmaz. Sözlüdür. Bunun esas eğitimi ailede alınır aslında. Okul sadece yardımcıdır. Maalesef ki eğitimsizliğin ve bunun yanında da geçim sıkıntısının yarattığı birey topluluğu, sadece hayatta kalabiliyor olmayı bile kendileri için başarı gördüklerinden, daha da kötüsü bu kendilerine reva görüldüğünden işin “toplumsal” tarafına pek eğilemiyor. Bireylerin “millet ve ülke sevgisi” olması, yani toplum bilincinin olması için önce bireysel yeterliliğinin yerinde olması gerekir. Bu da önce bireysel ekonomi ile sağlanabilir maalesef. Çünkü karın tokluğuna çalışan bir birey sadece kendini düşünebilir, toplumu değil. 

keep-calm-and-show-me-respect-3

Yine de bu saydıklarım insanların saygısız oluşunu meşrulaştırmasın.

Toplum içinde nasıl davranılacağı, ses tonunun ne kadardan fazla olmaması gerektiği, “ben özgürüm” diye attığı naraların başka insanların özgürlüğünü kısıtladığı, yere tükürülmemesi gerektiği, durakta sigara içilmemesi gerektiği, metroda önce inenlere yol verilmesi (ki bu yazıyor da koca koca) gerektiği bilinmeden evden salıverilen bir kitle var ve maalesef bu kitle bu ülkeye çocuk da yetiştiriyor. Bana kalırsa belli eğitimleri geçmeden insanların sokağa çıkmasına engel konulmalı. Yoksa bu cahillik, bu saygısızlık ve bu vurdumduymazlık devam ederse zaten birbiriyle olan ilişkisi pamuk ipliğine bağlı olan toplum daha da nefret dolu olacak.

Toplumun kendi içindeki saygı ve kurallar muhafaza edilmeden toplumsal birlik de sağlanamaz. Bu sağlanamazsa daha çok başlık açılır sözlüklerde “Türkiye’den defolup gitmek” diye…